Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |



REKLAMSIZ KESİNTİSİZ SİNEMA KEYFİ TRT 1 HER ÇARŞAMBA SAAT:20:30

 
Kas
07
    
aruz | 07 Kasım 2007 01:57 | etiket: ,  
Elif, Türklüğü aşağılamıyor


Elif, Türklüğü aşağılamıyor

Fransa da yaşayan yazarımız Nedim Gürsel, Elif Şafak ın Baba ve Piç romanındaki bir kahramanının düşünceleri yüzünden yargılanmak istenmesine karşı çıkıyor.

Nedim Gürsel
"Edebiyat kurmaca bir söylemden, hayal gücünden kaynaklanır, gerçekle birebir örtüşen, yalınkat bir bakış açısından değil. Romancı yaratma gücünü dilediği gibi kullanamazsa, edebiyat yapıtı da yeterince beslenemez."

 

 

Özgür düşüncede bir ileri, iki geri

Aradan 25 yıl geçti. Bugün de 301. maddeden kitaplar yasaklanıyor. Elif Şafak, demokrasilerde yeri olmayan bu tür davaların son sanığı.

1971 de Halkın Dostları dergisinde yayımlanan Gorki nin Öyküleri adlı yazımdan dolayı mahkemeye verildiğimde, 20 yaşındaydım. Savcı, bir edebiyat eleştirisi yazdığım ve bu eleştiride Gorki ile Lenin in görüşlerini karşılaştırdığım için yedi buçuk yıl hapsimi istiyordu. En büyük şairini yıllarca zindana kapatmış, en büyük yazarlarından birini gizli polise öldürtüp cesedini Bulgaristan sınırına gömdürmüş, gazeteci ve aydınlarını falakadan geçirmiş bir devletin vatandaşı olarak, yazarlığa böyle bir davayla adım atmam doğaldı. Yine de korktuğumu, yaşamımın en güzel yıllarını hapiste geçireceğim endişesiyle derinden sarsıldığımı anımsıyorum. Bu endişe Paris serüvenimin de başlangıcı oldu. Soluğu, devlet başkanı De Gaulle ün "Sartre tutuklanamaz, çünkü o Fransa dır," dediği ülkenin başkentinde aldım. 12 Mart döneminden gerekli dersi çıkarmamış olmalıydım ki, bu baskı döneminin genç insanlarda yol açtığı yıkımı, hâlâ kabuk tutmamış yaraları, işkencede can verenleri ayrıntılarıyla anlattığım Uzun Sürmüş Bir Yaz, 12 Eylül darbesinden sonra İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından toplattırıldı. Hakkımda Türk Ceza Yasası nın 159. maddesi gereğince, yani Devletin askeri ve emniyet muhafaza kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif etmekten dava açıldı. Bu dava henüz sonuçlanmadan İlk Kadın da 426. maddeden, yani müstehcenlik gerekçesiyle yasaklanıp mahkemeye verildiğinde, yargıçtan "Sorbonne Üniversitesi nde koskoca profesörsün. Utanmıyor musun böyle şeyler yazmaya?" diye azar işittiğimi anımsıyorum.

 

TÜM DÜNYADAN DIŞLANACA?IZ
Aradan 25 yıl geçti. Eskilerin deyimiyle bir rub-ı asır , yani çeyrek yüz yıl eder. Ne var ki, AB ile üyelik müzakerelerine başlamış olmamıza rağmen, düşünce özgürlüğü alanında pek yol aldığımız söylenemez. Bugün de 301. maddeden kitaplar yasaklanıyor, yazarları hakkında dava açılıyor. Elif Şafak, gelişmiş demokrasilerde yeri olmaması gereken bu tür davaların son sanığı olmaya aday. Baba ve Piç romanında Türklüğü aşağıladığı savıyla mahkemeye verildi, eylülde yargıç karşısına çıkacak. Oysa roman kahramanlarının biri konuşuyor suçlanan bölümde, yazarın kendisi değil. Hem edebiyat kurmaca bir söylemden, yani hayal gücünden kaynaklanır, gerçekle birebir örtüşen yalınkat bir bakış açısından değil. Romancı yaratma gücünü dilediği gibi kullanamazsa, edebiyat yapıtı da yeterince beslenemez. Elif Şafak, Türklüğü aşağılamak şöyle dursun, ülkemizin yüz akı yazarlarındandır. Bu gidişle yalnızca Avrupa dan değil tüm uygar dünyadan dışlanacağımız kesin. Evet, bu gidişle, ülkemizde yeni düşünceler, özgün yapıtlar artık filizlenmeyecek. Duruşmalar duruşmaları, sorgular iddianameleri, belki de işkenceler ölümleri izleyecek bir hiç uğruna. Ve Kafka nın ünlü romanı Dava da olduğu gibi, Joseph K nın zavallı gövdesini havaya uçuran dinamit, yeşertmeye çalıştığımız demokrasimizin altında patlayacak.


Nedim GÜRSEL

 

Sabah, 06.08.2006



 
Kas
07
    
aruz | 07 Kasım 2007 01:53 | etiket:  

 

 

 

Yalnızlığın ödülünü aldı

ELİF ŞAFAK VE GEÇMİŞLE GELECEĞİN, HAFIZA VE HAYALİN İÇİÇE GEÇTİĞİ "PİNHAN"

Yalnızlığın ödülünü aldı

"Hem erkek hem kadın" bir dervişin, kendini keşfetme sürecinde yolu Orta Anadolu daki bir tekkeden İstanbul a düşen Pinhan ın gizemli hikâyesi. 27 yaşındaki yazar Elif Şafak la kitabı ve "kendini keşif süreci"ni konuştuk.

 

* "Pinhan"ın ilk dikkat çeken yanı dili. "Boyunuzu aşan" bir dile kalkışmanıza rağmen başarılı olmuşsunuz.

- Tek çocuk olarak, biraz yalnız büyüdüm. Sokağa çıkıp oynayan tiplerden değildim. O yüzden küçüklüğümden beri severim yazmayı. Bir de annemin işi yüzünden 11 yaşımda İspanya ya gitmemin etkisi var bunda. Dört sene sonra döndüm ve esprileri, deyimleri anlamadığımı gördüm. Dolayısıyla kendi yaşıtlarımın dili rafa kaldırdığı dönemde ben yeniden dili keşfetmeye başladım. Oturup Türkçe çalıştım. Türkçe nin çalışılabilir bir şey olduğunu o zaman öğrendim. Halen de sözlük okur, kelime çalışırım. Hoşuma giden deyimleri not ederim. Böylelikle dilin derinlerine inebildim.

* O dönem tasavvuf okudunuz mu?

- Hayır. Ben üniversite ikiye kadar birçok yaşıtım gibi tarihten hiç söz etmezdim. Ama ODTÜ de çok hoş bir hocadan ders almaya başlayınca bizim okuduğumuz tarihin dışında da tarih okumaları olduğunu farkettim. Dervişlerin dünyasına böyle girdim. Master tezimde de "Osmanlı da Bektaşi ve Mevlevi tarikatları" üzerine çalıştım. Dolayısıyla tez bittiğinde elimde bir sürü not ve malzeme vardı. Çok farklı kaynaklardan beslenmiştim. O yüzden Pinhan mevcut bir çalışmadan çıktı aslında. Akademik araştırmada kullandığım dili hiçbir zaman doyurucu bulmadım. Bu konu böyle anlatılmaz, dedim. Bu konu müzikle şiirle anlatılır ama böyle anlatılmaz...

* Halil Cibran, Cemil Meriç, Sylvie Germain, Murathan Mungan... Pekçok farklı yazardan epigraf kullanmışsınız. "Bunları okudum" demek mi istiyorsunuz?

- Hayır. Sadece onları seviyorum ve bende etkileri var.

* Hayat hikâyeniz karışık gibi...

- İspanya ya gittik. Dört sene orada kaldım. Ankara ya döndüm. Sonra ODTÜ başladı. Tek çocuk olduğum için yazmak bir anlamda arkadaşım oldu. İspanya da zaten bambaşka bir kültüre girmiştim. Başlayan yalnızlık orada da devam etti, daha da yoğunlaştı hatta. Ben çocuk denince masum ve sevimli bir yaratık anlamıyorum. Çocuklar çok acımasız da olabiliyor, çok kudretli de. Okuduğum okulda tek Türk bendim. Yoğun bir dışlanma vardı. Papa ya suikast düzenleniyordu, ben okula gidemiyordum. Eurovision da sıfır puan alıyorduk, yine gidemiyordum; dalga geçiyorlardı. Kötü izleri var bu yüzden.

* Bu çocuklar sizi dışlayarak yazma serüveninize katkıda bulundular yani...

- Evet. Zaten çok sosyal bir tip değildim yalnız büyümenin etkisiyle. Ama bu durum orada daha da katmerlendi.

* "Pinhan"daki Nevres gibi daha sonra karıncalara yoğurt dökmeye mi başladınız?

- Aslında evet. Karıncalara yoğurt dökme duygusu hâlâ var bende. Şiddetin tek başına kötü olduğunu düşünmüyorum. Şiddet kötüdür, deyip bir genelleme yapamam. "Şiddete hayır" sloganı da çok benimsediğim bir slogan değil mesela. Hangi şiddet kötü?

* Böyle aşırı duygular olmadan insan yaratıcı olamıyor mu?

- Kesinlikle.

* Kitapta bir "kendini keşfetme" hikâyesi var. Siz kendinizi keşfetmeye ne zaman başladınız?

- Çok erken yaşta, çünkü keşfedecek başka insanlar yoktu etrafımda. Kalabalık bir yerde yaşıyorsanız keşfedecek çok şey vardır dış dünyada. Ama bir odanın içinde tek çocuksanız, kendinize yöneliyorsunuz; içsel bir yolculuk bu. İstenilecek bir yolculuk değil. Ama bir zamanlar benim için dezavantaj olan şeyler zamanla avantaja dönüştü. Sorunlu bir insan da olabilirdim tabii. Konuşurken kulağa hoş geliyor iç serüven filan deyince ama yaşarken öyle değil.

* Normalde insan kendini başkalarıyla keşfeder, başka aynalarla. Siz sadece kendi aynanıza baktınız yani. O seziliyor konuşmalarınızdan.

- O bölünmüşlüğü kendi içinde de yakalayabilirsin. Çok seslilik mi deyim buna, bilmiyorum ama insanın kendi içinde de parça parça ayna var. Biraz saçma ama, ben o zamanlar keçeli kalemlerimi konuştururdum. Her renk bir sesti. Çatlak bir ses, bir kimlik, bir semboldü. Aynı şey hayatta da var. Zamanla çok homojen bir kimlik oluşturabilirsiniz. Bende öyle olmadı. İyi de oldu.

* Kendinize aşık mısınız?

- Evet.

* Bu başkalarına aşık olmanızı engellemiyor mu?

- Hayır, aksine daha yoğun olabilir o aşk. İnsanların arasındaki bağımlılık bana ürkütücü geliyor. Anlamıyorum, kendinizde sevecek bir şey bulamadığınız zaman başkalarını nasıl seversiniz? Başkalarının sizi sevmesini nasıl anlayabilirsiniz?

* Kitaba dönelim. Pinhan ın "iki başlılığı" kurtarıyor şehri, aynı zamanda kendini... O çift cinsiyetli. Neden böyle bir misyon atfettiniz, şehri kurtarmak neden ona düştü?

- Ben romanı kurgulamadım. Tamamıyla kendiliğinden gelişti. Dil bizim elimizde istediğimiz gibi şekil verebileceğimiz bir çamur değil. Dilin de bir kudreti, bir gücü var. Birçok şeyi dil kendisi getiriyor. Oraya koyduğunuz bir kelime bir sonrakini getiriyor. Hikâye böyle böyle şekilleniyor. Ben şöyle bir mahalle ya da şehir olsun diye kurgulamadım. Kendiliğinden gelişti. Beni şaşırtarak gelişti. O yüzden kendimi bir şey yaratmış gibi göremiyorum.

* Zaten somut bir şey söylemiyor kitap; bir arayışın, bir yolculuğun hikâyesi. Daha çok dilin güzelliği ağır basıyor.

- Evet.

* Kurgulamadım dediniz ama Pinhan ın çift cinsiyetli olması fikri hep vardı kafanızda...

- Bu biraz kendi okuduklarımla ilişkili. Hep dikkatimi çekmiştir: Ortaçağ İslam düşünürleri nasıl yaklaşıyordu çift cinsiyetlilere? Hıristiyan düşünür veya dinadamları nasıl yaklaşıyordu? O ikisinin arasındaki fark beni hep çekti. O yüzden başından beri o fikir vardı elbette. Ama mahalleye bir iki başlılık atfetmek fikri yoktu. İnsanın kendisi de çok bölünmüş, dedim ya; kitapta da bu var. Kimse her zaman güçlü ya da her zaman zayıf değil. Hep karşıtı var. İnsanların çok erkek ya da çok güçlü görünme çabasında olmaları bana hep itici geliyor. Bu insanların kendileriyle de barışık olmadıklarını düşünüyorum.

* Pinhan ın çift cinsiyetli oluşu bir ortayol arayışı mı; bütün olumlu özellikler neden Pinhan da yoğunlaşıyor?

- Pinhan bir kahraman değil. Zayıflıkları, korkuları, endişeleri olan bir insan. Bir o kadar da güzel bir insan. Aslında iki başlı değil çok başlı. Nasıl yaşarsanız öyle yazarsınız gibi geliyor bana. Yaşadığım gibi yazıyorum. Kendime, dünyaya bakışımla Pinhan a bakışım arasında çok fark yok.

* Yaşamınız mı, olmasını istediğiniz yaşam mı?

- Yaşamım. Pinhan gibi değilim ama o benden çok uzak değil. Rakı satan adamda da kendimden bir şey buluyorum. Ceviziçi Tahir ismini çok seviyorum.

* Onu soracaktım. İsimlere de çok önem veriyorsunuz. Hikâye bir yandan da isimlerin üzerinden ilerliyor.

- Pinhan aslında tek bir isimle doğup o isimle ölen bir insan değil. Hayatı boyunca farklı isimler ediniyor. Bu bana çok çarpıcı geliyor. Aslında bu Doğu mitolojilerinde, tek tanrılı dinlerde de çok yaygın. Sahip olduğunuz ismin bir kudreti vardır sizin üzerinizde. Ben de buna sadık kaldım herhalde. İsimlerin, ağızdan çıkan kelimelerin de bir gücü olduğunu düşünüyorum. Çok üzerinde düşünülmüş isimler değil kitaptakiler. Ama ne olursa olsun, denerek konan isimler de değil.

* Öyküde bütün aşklar ayrılık üzerine kurulu. Ayrı insanlar birbirlerini çok seviyorlar. Ya da ayrıysa insan birini çok seviyor. Böyle midir gerçekten? Bu kendinizden ne kadar ayrı olduğunuzu da ortaya çıkaracak tabii...

- Bunlar çok kötü sorular.

* Meraktan sordum.

- İnsanların birbirlerine aşık olup bir yastıkta kocayacaklarını sanmıyorum. Bir ömürboyu mutlu mesut evliliklere inanmıyorum. Bir ilişkiye başlamak ne kadar doğalsa bitirmek de normaldir. Bıçakla kesilir gibi de bitmez ama.

* Bunlar hep yalnızlığınızdan kaynaklanan duygular herhalde. Biraz da insanlara güvensizlik mi var?

- Var. Kendinizi çok başlı görüyorsanız zaten insanları da öyle görüyorsunuzdur. Hayatın böyle olduğunu düşünüyorsunuz demektir. Bir aşkın başlaması ve bitmesi daha farklı bir anlam kazanıyor böyle olunca.

* Biz bu süreci nasıl etkiliyoruz? Hepimiz yazılı bir hayatı mı yaşıyoruz yoksa...

- Hayır. Belirleyebiliriz bunu. Ama bu, Batı felsefesine damgasını vuran "bilen özne" ya da "düşünen özne" anlamında bir belirleme değil. Ama kadere boyun eğme de değil. İnsanların hayatlarının hâkimi olduklarını düşünmüyorum.

* Bu kitap bir "kendini sunma" mı, yoksa "saklama" mı?

- Bilmiyorum. Kitap farklı bir varlık. Onun ne kadarına vakıfım bilmiyorum.

 

1998 



 
Kas
07
    
aruz | 07 Kasım 2007 01:50 | etiket:  
HAFIZAMIZ YOK

 

Elif Şafak�ın Avusturya da yayınlanan feminist dergi an.schläge'ye verdiği röportaj:

 

Mayıs/2007

Röportaj : Jutta Sommerbauer

 

 

Son romanı Baba ve Piç ile, Türk yazar Elif Şafak, kendi ülkesinde sansasyon yarattı. Bir yıl önce yayınlanan ve şimdilerde Almanca çevirisi de bulunan kitap, Türk milliyetçilerinin yazara dava açmasına sebep oldu.  Nedeni, Şafak�ın çok tartışılan 301. maddeyi (Türklüğü aşağılamak) ihlal etmesi.

Oysa Şafak�ın kitabı daha çok, üzerinde görüş ayrılığı olan temaları ele alıyor. Kardeşler arası ensest ilişki bunlardan biri. Ayrıca, Amerikalı-Ermeni bir genç olan Armanuş�un, İstanbul�da yaptığı arayışı  anlatıyor. Ailesinin geçmişini ve kendi kimliğini bulmak üzere İstanbul�a yapılan bir yolculuk�  Bununla birlikte, Türkiye�de hala sıcak tartışmalara neden olan 1915 teki Ermeni soykırımı ve Türk toplumunun tarih ve hafıza arasındaki ilişkisi de kitapta yer alıyor. Eylül 2006 da kapanan davada Şafak, romandaki karakterlerinin ifadeleri yüzünden yargılanmıştı.

 

Elif Şafak, 1971 de diplomat bir annenin çocuğu olarak Strassburg da doğdu, çocukluğu  İspanya da geçti. İlk kez, gençliğinde İstanbul�a geldi. Türkiye de Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi okudu. Son yıllarda, Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde ders verdigi Arizona Üniversitesi�nin bulunduğu Tucson ile İstanbul hattı arasında gidip geldi. Pek çok Türk gazetesinde de yazılar yazdı. Çalışmalarında; cinsiyet, hafıza, kültürel ve dinsel farklılıklar üzerinde durdu.

Şafak, son iki romanını İngilizce yazdı.

 

Kendimi İstanbul'a çok bağlı hissediyorum, ama bir süre sonra terk etmem gerekiyor diye konuşuyor yazar, Ben bu şehre bir Aşk-Nefret ilişkisi ile bağlıyım.

 

än.schlage : Baba ve Piç�i yazarken, yargılanacağınızı düşünmüş müydünüz?

 

Elif Şafak : Kitabı yazarken bu sonuçları getireceğini düşünmemiştim. Hikaye ne anlatıyorsa oydu. Bittikten sonra, mümkün olabilecek sonuçlar üzerinde düşündüm ama esasen çok geçti. Yazarken günlük hayatımdakinden daha cesur oluyorum!

 

Türk toplumu halen içpolitik problemlerle meşgul. Güneydoğu�daki catışmalar ve güvelik problemleri gibi. Aynı zamanda AB�ye girme konusunda kuşkular var. AB ye karşı belirli bir güvensizlik olduğu doğru ama geniş bir destek de var.  Bir taraf kendini Avrupa Birliğinde görmeyi çok isterken diğer taraf �eğer Avrupa bizi istemiyorsa biz de onları istemiyoruz bakış açısında. Avrupa�daki anti-Türk kışkırtmaları çoğaldıkça, bu, Türkiye�de yükselen bir millyetçililik yaratıyor. Ben daha çok Türkiye ve Avrupa arasında, ortak çalışmanın gerekliliğinden yanayım.

 

än.schlage : Bir keresinde, Türkiye'de yazarlardan zaman zaman bir sadakat delili istendiğini yazmıştınız.

 

Elif Şafak : Birisi Türk devletinin ideolojileri hakkında ya da Ermeni soruları gibi tabu konular hakkında konuştuğunda, insanlar onun yabancı güçler ile ortak çalıştığına inanıyor. Ben, o entelektüel kişinin vatana ihanet etmediğini ispatlamak zorunda kalışını çok üzücü buluyorum.  Ben bizi kötü yansıtmak istemedim zira Türk toplumunun diğer yarısı çok dinamik ve heterojen.  Sanatta edebiyatta medyada sivil toplumda pek çok eleştirel ses var.

 

än.schlage : Türkiye'nin modernleşme sürecini çalışmalarınızda siz nasil işliyorsunuz?

 

Elif Şafak : Walter Benjamin geçmişin yıkıntılarından bahsetmişti. Bir felaket olmuştur, kişi yıkıntıların altında hala yaşayan bir şeyler olup olmadığını anlamak için enkaza doğru gider. Türkiye�de insanin geçmişle, kültürle, sosyal tarih ve bellekle ilgilenmesi de böyle birşeydir. Taşların altında hala yaşayan kelime ve düşünceleri toprağın üstüne çıkarmaya çalışmaktır. Biz dilimizi Türkleştirme sürecinde pek çok kelime kaybettik. Ben, bunun karşısında yer alan az sayıdaki yazardan biriyim. Osmanlıcayı da yeni kelimeleri de kullanıyorum.  

 

Türkiye kısa zamanda inanılmaz bir dönüşüm geçirdi.  Kemalist reformcular, Türkiye'nin geçmişle her türlü bağı koparmak zorunda olduğunu düşündüler. Bu, çok gelecek odaklı bir toplum demekti ki, iyi tarafları da olabilirdi. Ama bir bedeli de oldu, bizim kesinlikle bir hafızamız yok. Toplumumuz kolektif hafıza kaybından mustarip. Osmanlıyla hiçbir ortak noktamız yok sanıyoruz. Osmanlı imparatorluğu başka bir devletti, başka bir devletin tarihi. Oysa toplumlarda devamlılık olması gerekir. Aksi takdirde kültür bir jenerasyondan diğerine akmaz.

 

Ben her zaman üçüncü bir yoldan yana oldum. Geçmişi çok eleştirebiliriz. Ama hataları kabullenmek gerekir. Öte yandan, tarihte yine de iyi şeyler de bulabiliriz. Niye aynı anda geçmişteki hem iyi hem de kötü şeylerden bahsedemeyelim ki?

 

 

 



 
Kas
07
    
aruz | 07 Kasım 2007 01:49 | etiket:  
Türkiye de aşk yasak mıdır?

"Türkiye de aşk yasak mıdır, yasaklı mıdır?" Bir Batılı çıksa bu soruyu sorsa bizlere, ne cevap verirdiniz? Hani yabancı bir gazeteci gelse, bir gün de siyaset sormasa, ekonomi sormasa, hatta her zamanki gibi Türkiye-AB meselelerini sormasa, onun yerine şu basit ve temel soruyu sorsa: Sizin memleketinizde aşka nasıl bakar toplum?

Âşık olan insanlara nasıl yaklaşır toplumun geri kalanı? Sahi Türkiye de aşk tutuklu mudur? İfade özgürlüğünü bir kenara bırakalım şimdilik, acaba âşık olma özgürlüğünden söz edilebilir mi Türkiye de? Bu soruları sorsa bir yabancı gazeteci, ne cevap verirdiniz ona?

Elbette... Aşka önem veren, saygı duyan bir kültür bizimkisi. Bizim memleketimizde asırların ürünü nice aşk şarkısı, aşk türküsü, aşk hikayesi vardır. Bunları anlatırız çocuklarımıza. Televizyon dizilerine baksanız, onlarca dizi var ortalıkta, hepsinin de konusu aşk. Toplumun geri kalanı bu dizileri izler, dizilerdeki âşıklar için dua eder. Sonra mesela nice tepenin, yerin adı Âşıklar Tepesi, Âşıklar Adası, Âşıklar Sokağı dır. Biz âşıklar kavuşup evlenince kutlarız, seviniriz. Öylesine pozitif bakarız bu meseleye. Hatta bizdeki tasavvuf geleneğinde "âşık" denir, hakikati arayana. Ve "maşuk"tur peşinden gittiğimiz, öylesine kıymetlidir aşk bizim kültürümüzde.

Batılı gazeteci bizi uzun uzun dinlese. Dese ki "İnanıyorum söylediklerinize, inanıyorum aşka önem verdiğinize. Yalnız anlayamadığım bir husus var. Ne kadar çok kan dökülüyor memleketinizde, ne kadar çok kişinin ocağı sönüyor sırf âşık oldular diye. Yani bakıyorum, suçları ne bu insanların? Suçları âşık olmak. Neden toplum cezalandırıyor âşık olan çiftleri? Ben işte bunu anlayamıyorum". Böyle dese o yabancı gazeteci ne cevap verirdiniz?

Gazetelerde boy boy haberler. Âşık olduğu adama kaçan kızını vuran öfkeli, baskıcı babalar, "artık sana âşık değilim" dediği için karısını öldüren kocalar, eski karısının bir başkasına âşık olmasını hazmedemeyen eski kocalar, çocuklarına hayatı zindan eden analar babalar... Her tarafta bir şiddet ve tahammülsüzlük. Nedir bizleri bu kadar baskıcı ve katı kılan? Nedir, eskiden olduğu gibi âşık olan insanların önünde saygıyla eğilmemize mani olan?

Bir zamanlar bu memleket en güzel aşk hikayelerini, destanlarını, şarkılarını üretecek kadar severdi aşkı. Benim kuşağım ve bizden önceki kuşaklar; Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin hikayeleri dinleye dinleye büyüdük. O kadar sevdik ki bu hikayeleri toplumca, çocuklarımıza bu isimleri verdik. Bu aşk hikayeleri yüzünden nicelerimizin ismi Şirin ya da Leyla veya Aslı bu memlekette. Benim ismimin Elif olmasının sebebi Karacaoğlan a ve Karacaoğlan ın Elif e aşkına ilgisidir annemin. Bir zamanlar bu memleket böylesine severdi aşk hikayelerini.

Biz eskiden korur kollardık âşıkları. Biz eskiden saygı duyardık aşka, yardım ederdik âşıklara. Neden değiştik? Tahammülsüzleştik? "Bir canı incittiysen bu kıldığın namaz değil" diyen tasavvuf kültürünün çıktığı topraklar değil mi burası? Nasıl olur da bir canı, canları bu kadar kolay inciten insanlara dönüşüverdik? Aslolan insandır. Aslolan aşktır. Ve aşk; kutsanacak, kutlanacak, korunacak, kollanacak kadar kıymetlidir.

 

19/12/2006



 
Kas
07
    
aruz | 07 Kasım 2007 01:46 | etiket:  

 

 

 

Hayatı

Mevlâna (1207-1273)



Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.

Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.

Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.

Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

 

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

Hz. Mevlâna

KAYNAK:http://www.kultur.gov.tr

 

 

 

 



 
Kas
07
    
aruz | 07 Kasım 2007 01:33 | etiket:  

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/2/29/Mawlana_rumi.jpg

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/e/e4/Shams_ud-Din_Tabriz_1502-1504_BNF_Paris.jpg

 

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/9/9a/Rumi_tomb.jpg
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/2/2f/Rumi_museum.jpg

BİZE DOĞRU GEL, BİZE!

Bir an olsun düşüncelerden vazgeçsen ne olur? Balık gibi bizim denizimize dalsan, orada dalgalar yutsan ne çıkar?

Düşüncelerinden uyur, onlardan vazgeçersen Ashâb-ı Kehf'ten sayılırsın, düşüncelerden mukaddes, münezzeh bir nur kesilirsin; ne olur bu hale gelsen!

Sen bir saman çöpüsün, bizse devlet kehribarıyız; şu samanlıktan sıyrılıp kehribara dönsen ne olur ki.

Artık bu sefer toprak olacağım diye yüz kere ahdettin. Bir kerecik de ahdinde dursan ne çıkar.

Sen gizli bir incisin amma şu samanlıkta toprak rengini almışsın. A güzel yüzlü, ne olur yüzündeki tozu toprağı bir yıkasan da arınsan!

Padişah oğlusun sen, Cebrâil'in bile secde ettiği varlıksın sen. Ne çıkar a yoksul, babanın yurdunu bir arasan!

Tümden ayrılmış bir parçasın, bedenden ayrılmış bir elsin ancak; bari bundan sonra bizden ayrılmasan ne olur.

O vakit başsız kalırsın, malın mülkün gider, hırstan, kibirden ayrılırsın; fakat işte o zaman ululuk âleminde baş gösterir, görünürsün; ne olur bunu yapsan.

Hakk'ın zikrinden bir şerbet iç de düşünceden kurtul. Ey ilâhi rızaya mazhar olan, savaşa sarılmasan ne olur. Yeter artık, sen bir dağa benzersin; dağda altın madeni ara, bağırmayı bırak. Bağırıp dağı seslendirmesen ne çıkar! (Gölpınarlı, I, 253; Furûzânfer,844)

YARATILMIŞTAN GEÇ, YARADANA ULAŞ!

Âşık isen, âşıklarla otur!

Gece gündüz demeden kapılarında dur!

Bu kapıdan içeri girdiğinde ise,

Yaratılmışlardan uzaklaş; yaradanla otur! (No:1198)

GÖNÜL O' NU İSTER, HERŞEY BAHANE...

Başımı koyduğum her yerde, secde edilen O'dur

Dört köşe ve altı bucakta tapılan O'dur.

Bağ-bahçe, gül-bülbül, sema, sevgili;

Bütün bunlar hep bahane; asıl maksat olan O'dur.

Mevlana ve Mevlevilik

Mevlevilik; tamamen sevgi ve hoşgörü üzerine kurulmuş bir müessesedir. Hazreti Mevlâna, yaradana gönül veren, bütün dünyadaki yaratıkları yaradandan ötürü sevmeyi ve bizlere sevgiden söz etmeyi öğreten bir aşk piridir.

Denizi bir testiye dökersen ne kadar alır? Bir günün kısmetini

İşte deniz nasıl testiye kabın genişliği kadar sığarsa Mevlâna da kelime kalıplarına ve bizim idrakimize, istidadımız nisbetinde sığar. Zaten Mevlâna en kuvvetli, en üstün idrakin de ötesindedir.

Aşık ol aşık, aşkı seç ki sen de seçilmiş bir insan olasındiye seslenir.

Kendi varlığından geçerek Allah’ta fani olmak; yani Allah’a tam bir gönül bağlamak Allah’a giden en kısa yoldur. Gönlünü Hakk’a vermiş bir insanın artık kendi benliği kalmamıştır. Onun her zerresinden işleyen Allah’tır. Böylece o kişi nefsine uyup başkasına zarar verecek kötü işlerde bulunmaz. Allah ahlakına bürünmüştür. Hz. Muhammed ve Hz. Mevlâna bize bu vasıflarıyla örnek olmuşlardır.

Mevlâna cihana sığmayan hudutsuz bir varlıktır. Güzeli, doğruyu, iyiyi, aşkı, hakikati arayanlara müjdeler veren lâhudî sestir. Zulmette kalanlara teselli sunan Rahmani sedadır. Ayrılıktan inleyenlere şifa bahşeden devalı nefestir. İnsana insanı öğretendir. Her şeyin insanda olduğunu ve tüm evrenin insanın emrine verildiğini öğretendir.

Mevlâna büyük bir Hak aşığıdır. Aşkın efendisidir. Aşkta yok olmuştur. Bizzat aşktır. Aşkın ne olduğunu soranlara;

"Benim gibi ol da bil, ister nur olsun, ister karanlık, o olmadıkça, onu tamamiyle bilemezsin." buyurur.

İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir ve sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneştir. Onun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir.

O, bir veli hüviyetiyle gönüller coşturmuş, bir pir, bir mürşid olan insan aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden ve ikilikten kurtarmış ve temizlemiştir.

O, hiçbir şeyi inkar etmez, ama her şeyi birleştirir, bütünleştirir ve sevdirir. O kimseyi ayrı görmez; Çünkü O, herşeyin Allah’ın zuhur ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu gönlüne ve insan aklına hâl olarak yansıtır.

Mevlâna, aziz ve yüce bir üstattır. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve herşeyi ile yüceliği öğreten bir HAL ABİDESİ’dir. Peygamber’in gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeğidir.

İnsan yaratılmışların en şereflisidir düsturuyla; her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hz. Mevlâna sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.

 

Mevlevihaneler

Konya'da Mevlana Celaleddin Rumi adına oğlu Sultan Veled tarafından 13. yüzyıl sonlarında kurulan Mevlevi Tarikatı mensuplarının bulunduğu tekkelere Mevlevihane denmektedir.

Mevlevihaneler genellikle külliye biçiminde planlanmıştır. Merkezinde semahane, çevresinde türbe, mezarlık, Meydan-ı Şerif ve mescid yeralır.

Türkiye’de mevcut bulunan mevlevihanelerden sadece Galata Mevlevihanesinde tasavvuf müziği konserleri ve sema gösterileri yapılmaktadır.